Siyaset Felsefesi

A. SİYASET FELSEFESİNİN KONUSU

Siyaset (politika), Aristoteles’in “Politika” adlı eserinde savunduğu düşüncelerden yola çıkarak ifade edersek; halkın, toplumu ilgilendiren konularla ilgili olarak yaptığı her şeydir. Siyaset bilimci Maurice Duverger (Moris Duvarje) ise siyaseti şöyle tanımlar; “Siyaset hem bir çatışma ve iktidar kavgasıdır hem de toplumun tüm üyelerinin yararına olabilecek bir düzen yaratma aracıdır. Değişik anlamlarda kullanılan siyaset, hem bilimin hem de felsefenin konusu olmuştur. Bilimin siyaseti konu alan dalı siyaset bilimi, felsefenin siyaseti ele alan dalı ise siyaset felsefesi adını almıştır. Siyaset bilimi, devlet, siyasal kurumlar, siyasal rejimler (krallık, monarşi, demokratik yönetimler vb.) ve rejimlerin oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan tutum, davranışları bilimsel yöntemle inceleyen bilim dalıdır. Bir bilim dalı olması dolayısıyla, siyaset bilimi olanı inceler. Olması gerekenle ilgilenmez. Toplumsal yaşamda iktidarın kullanılması ve dağıtılması, filozofların çok eskiden beri ilgilendikleri ve üzerinde düşündükleri konuların başında gelmiştir. Siyaset üzerine ortaya konulan bu düşünceler siyaset felsefesinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Siyaset felsefecileri, toplumsal otoritenin temelini araştırır, iktidarın kullan›lmasını haklı gösteren gerekçeleri inceler ve iktidarın insanlar aras›nda paylaştırmanın ölçütlerini çözümlemeye çalışır. Başka bir deyişle siyaset felsefesi, felsefenin siyasi yaşamı konu alan, özellikle devletin özü, kaynağı ve değerini araştıran dalıdır. Siyaset felsefesinin başlıca sorunları; yönetimin geçerlilik ölçütleri, din – devlet ilişkileri, hukuk sistemi, insan hakları, özgürlük, eşitlik ve devlet ile birey arasında uygun ilişkinin ne olduğu gibi konulard›r. Siyaset bilimi ile siyaset felsefesi arasında önemli farklar vardır. Siyaset bilimi olanı olduğu gibi incelerken siyaset felsefesi olması gerekeni de inceler. Siyaset bilimi betimleyici ve deneyseldir. Oysa siyaset felsefesi kural koyucu ve çözümleyicidir.

1. Siyaset Felsefesinin Temel Kavramları

Her felsefe disiplini gibi siyaset felsefesinin de kullandığı belli başlı kavramlar vardır. Bunlar; birey, toplum, sivil toplum, devlet, iktidar, yönetim, meşruiyet, egemenlik, hak, hukuk, yasa ve bürokrasidir. Şimdi bunların başlıcalarını açıklayalım. Birey: Kendi özgülüğünü yitirmeden bölünemeyen “tek” varlık. Genel olarak her var olan bir birey olabileceği gibi, bağımsız bir kişi olan insan da bir bireydir. Bir başka ifadeyle, düşünsel, duygusal, iradeyle ilgili nitelikleri toplum taraf›ndan belirlenen, toplumları meydana getiren insanların her birine birey denir. Tek tek insanlar haklarını, ödevlerini ve sorumluluklarını öğrenerek birey haline gelirler.

Toplum: Aynı toprak parçası üzerinde egemenlik içinde yaşayan, toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için birbirleriyle ilişki kuran, ortak kültürü paylaşan insan topluluğudur.

Sivil toplum: Siyasal güçlerin ve devletin sultasından kurtulmuş, özlem, istek, hak ve çıkarlarını onlara karşı koruyan toplumdur.

Devlet: Bir toprak parçası üzerinde, ortak bir kültüre sahip birey topluluğunun egemenlik içinde meydana getirdiği siyasal ve hukuksal yönetim mekanizmasına devlet denir. Devletin varlığı için zorunlu olan öğeler, sırasıyla insan topluluğu, ülke ya da toprak bütünlüğü ve egemenliktir.

İktidar: En genel anlamıyla iktidar; belli bir sonuca ulaşmak, belli bir amacı gerçekleştirmek amacıyla, başta toplumsal, ekonomik, siyasal araçlar olmak üzere, eldeki bütün araçları istenen sonuçlara ulaşmak için kullanabilme becerisi olarak tanımlanabilir. Siyasal anlamda ise; devletin, hükümetin ya da kurumların elinde bulunan yönetme yetkisi ya da toplumu yönetenlerin siyasal, hukuksal yapıp etmelerinin en temel dayanağı olarak tanımlanır.

Yönetim: Bir kurumu, devleti ve toplumu belirlenen kurallar, ilkeler ve amaçlar çerçevesinde yönetme ve yönlendirme anlamına gelir.

Meşruiyet: Sözcük anlamı yasallık veya yasaya uygunluktur. Siyasal anlamda meşruiyet yapılan eylemin yasaya ya da hukuka uygun olmasıdır. Günümüzde meşruiyet kavramının içeriği daha da genişlemiş; evrensel hukuka, insan haklarına ve toplumsal haklılığa dayanan eylemler de meşru kabul edilmeye başlamıştır.

Egemenlik: Devlet tanımında belirtildiği gibi egemenlik devleti oluşturan temel ögelerden biridir. Egemenlik devletin iktidar gücünü hiçbir iç veya dış baskı olmadan kullanması anlamına gelir. Aynı zamanda egemenlik diğer devletlere karşı bağımsızlığın bir göstergesidir.

Hak: Hukuk devletinde ön plana çıkan ve iki anlamda kullanılan bir kavramdır. Birinci anlamda hak, izin verilmiş olan, yasaklanmamış olan davranışlarda bulunma serbestisidir. Bir başka anlatımla; hukuk devletinin belirlediği yasa, tüzük ve yönetmeliklerce tanımlanan serbestliktir. ikinci anlamda hak; bireyin başka bireylerden ya da kurumlardan isteyebileceği, talepte bulunabileceği şeylerdir. Örneğin bilgi edinmek amacıyla dilekçe vermek bir haktır.

Hukuk: Belirli bir toplumda, bireyler arasındaki ilişkileri ve toplumsal yaşamı düzenleyen, devletin yaptırım gücüyle uyulması zorunlu hale getirilen kurallar bütünüdür. Hukuk kurallarını tüm diğer toplumsal ve ahlaksal kurallardan ayıran en önemli özellik, hukuk kurallarının yazılı ve devletin zorlayıcı yaptırım gücüyle desteklenmiş olmasıdır.

Yasa: Hukukta ve siyaset biliminde; iktidar ya da devlet tarafından, bireyler arası ilişkileri düzenlemek amacıyla konulan kurallardır. Bir başka deyişle insanlara toplum içinde nasıl davranmaları gerektiğini bildiren kurallardır.

Bürokrasi: Kamuda ya da kamu emrinde çalışan ve hiyerarşik (aşamalı) bir düzen içinde örgütlenmiş memurlar topluluğudur. İktidar tarafından atanan üst düzey memurlara da (genel müdür. Müsteflar vb.) bürokrat denir.

2. Siyaset Felsefesinin Temel Soruları

Siyaset felsefesinin ele aldığı sorulardan bazıları şunlardır:

* Devletin varlık nedeni, görevi ve sorumluluğu nedir?

* İktidar kaynağını nereden alır?

* Egemenliğin kullanılış biçimleri nelerdir?

* Sivil toplumun anlamı nedir?

* Meşruiyetin ölçütü nedir?

* Bireyin temel hakları nelerdir?

* Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?

* En iyi yönetim şekli hangisidir?

* Temel hakların güvenceye alınması ne demektir?

Bu soruların bazılarını filozofların düşüncelerinden de örnekler vererek açıklayalım: İktidar Kaynağını Nereden Alır? Her yönetim biçimi, belirli kurallar çerçevesinde oluşturulmuş bir otoriteye veya iktidara dayanır. İktidar ise toplumu yönetme gücüdür. Felsefe tarihine baktığımızda iktidarın kaynağı konusunda çok farklı görüşlerin ileri sürüldüğünü görürüz. Bir görüşe göre, iktidarın kaynağı insanın doğal yapısdır. Platon’un savunduğu bu görüşe göre devleti ortaya çıkaran, insanın ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaması, gereksinimlerini karşılayabilmek için başkalarının yardımına muhtaç olması gibi doğal bir neden vardır. İkinci görüşe göre; iktidar kaynağını Tanrıdan alır. Bu görüşe göre iktidar, Tanrının yeryüzündeki temsilcisidir. Görevi de Tanrının kendisine gösterdiği amacı gerçekleştirmektir. Üçüncü bir görüşe göre de iktidarın kaynağı toplumsal sözleşmedir. Bu görüşü savunanlardan Hobbes’a göre, insan doğa durumunda, devlet olmadan varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Ona göre “İnsan insanın kurdudur.” Devlet olmaz ise insanlar birbirlerine zarar verirler. İşte insanlar birbirlerinden korktukları için ortak bir iradeyle iktidarı var etmişlerdir.

❂ İktidarın kaynağı sorununu ele alan bir diğer düşünür de Max Weber’dir. Ona göre üç otorite türü vardır. Bunlar; geleneksel otorite, karizmatik otorite ve Demokratik veya hukuksal otorite.

Geleneksel otoritenin kaynağı, o toplumdaki gelenekler ve yerleşik inançlardır. Egemenlik genellikle bir soya aittir ve babadan oğula geçer. Karizmatik otorite kaynağını, “Lütuf, etkileyicilik, büyüleyici özellik” anlamına gelen karizma ve bu özellikleri taşıyan karizmatik liderden alır. Bir başka anlatımla karizmatik otorite, liderin sahip olduğuna inanılan olağanüstü niteliklerden doğar. Demokratik otorite veya hukuksal otoritenin kaynağı ise insanın doğal yeti, nitelik ve gereksinimlerinden doğan yazılı hukuk kurallarıdır. Hukuk kuralları yönetilenleri olduğu gibi yönetenleri de bağlar. Bu soruya verilen cevapların içinde “Meşrutiyetin ölçüsü nedir? sorusunun cevabı da bulunmaktadır. İktidarın geleneksel, karizmatik ve demokratik olmak üzere “meşru” üç kaynağı vardır. Bireyin Temel Hakları Nelerdir? İnsan hakları, tüm insanlara sırf insan olmalarından dolayı tanınması gereken hak ve özgürlükler bütünüdür. İnsan hakları; insanın doğal, kültürel yetilerini, isteklerini özgürce ifade edebilme olanağı sağlayan ve bu özgürlüğünü güvence altına almayı amaçlayan etik bir anlayışa dayanır. Bugün modern demokrasilerde, insan hakları, bireylerin haklarını yargı yoluyla koruma güvencesi veren bir işlev kazanmıştır. İşte bu hakları koruma altına alan 30 maddelik “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nin ilk 29 maddesi insanın sahip olması gereken haklar ve özgürlüklerle ilişkilidir. Bireyin temel hakları üç grupta toplanır:

a. Kişisel haklar: Bireyi topluma özellikle devlete karşı koruyan haklardır. Bunlara koruyucu haklar da denir. Bu haklar, yaşama hakkı, düşünme ve düşündüğünü ifade etme hakkı gibi haklardır.

b. Toplumsal ve ekonomik haklar: Yurttaş kimliği kazanan bireylerin devletten isteyebileceği toplumsal ve ekonomik haklardır. Bu haklara isteme hakları da denir. Özel mülkiyet hakkı, eğitim, çalışma ve sağlık hakkı gibi haklardır.

c. Siyasal haklar: Bu haklar yurttaşların devlet yönetimine katılmasını sağlayan haklardır. Bu haklara katılım hakkı da denilmektedir. Yurttaşlık hakkı, seçme ve seçilme hakkı bu türden haklardır.

Bürokrasiden Vazgeçilebilir mi?

Bürokrasi, bir toplumsal yapı içinde örgütlenmiş olan, genel kural ve işleyiş ilkelerine göre çalışan profesyonel görevliler grubudur. Bürokrasiyi belirleyen özellikler; hiyerarşik (aşamalı) bir yapı, oldukça gelişmiş bir işbölümü ve görevlerde uzmanlaşmadır. Günümüzde devlete özgü bir kavram olmaktan çıkmıştır. Sanayi toplumlarında, büyük girişimler (holdingler gibi), siyasal partiler, basın yayın kuruluşları vb. bürokratik bir yapıya sahiptir. Bu nedenle bürokrasiden kaynaklanan sorunlar devletin yanında özel sektörü de etkilemektedir Siyaset felsefesinin bürokrasi ile ilgili en temel sorunlarından biri, bürokrasiden vazgeçilip vazgeçilemeyeceği sorunudur. Çünkü günümüz toplumlarının faaliyet alanları, kurumları ve iş bölümü çok fazla arttığı için, modern toplumlar giderek artan ölçülerde bürokratik bir yapıya bürünmüşlerdir. Bundan dolayı bazı filozoflar, bürokrasinin kendisinin siyasi bir egemenlik sistemine dönüştüğünü ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre, bürokrasi devletin işleyişinde kullanılan bir araç olmaktan çıkmış, egemenliği elinde bulunduran güç haline gelmiştir. Bu durum, halk egemenliğinin temsilcisi olan seçilmiş milletvekilleri ile atanmış bürokratlar arasında bir karşıtlığın doğmasına neden olmuştur. Bundan başka, bürokrasinin kırtasiyeciliğe neden olduğu da savunulmuştur. Tüm bu olumsuz yorumlara rağmen bürokrasiden vazgeçilebileceği iddia edilemez.

Max Weber’e göre çağdaş toplumların bürokratikleşmeleri kaçınılmazdır ve bürokrasi örgütlenmenin en akılcı örneklerinden biridir. Bürokrasiyi vazgeçilmez kılan özellikler şunlardır:

* Yasal kurallara ve yaptırımlara dayanması,

* Sürekliliği olan bir görevliler kadrosunun olması,

* Yazılı belgelere ve işlemlere dayanan çalışma geleneğinin olması,

* Mevki ve yeteneğe göre verilmiş yönetim yetkisinin ve sorumluluğunun bulunması,

* İş bölümü ilkesine dayalı görev dağılımının olması.

Sağlıklı bir toplumsal düzen için hiyerarşik olarak örgütlenmiş bürokrasiden vazgeçilemez. Ancak, teknoloji olanaklarının arttığı günümüzde, bürokraside zaman kaybına neden olan aşırı kırtasiyecilikten vazgeçilerek bürokrasinin toplumsal hayatı kolaylaştıran bir unsura dönüştürülmesi sağlanabilir.

Sivil Toplumun Anlamı Nedir?

Sivil toplum; siyasi otoritenin etkisinden nispeten uzak toplum modeli, toplumun kendi kendisini, devletin kurumlarından bağımsız olarak yönlendirme durumu diye tanımlayabiliriz. Devletin etki, baskı ve yönlendirmesinin dışında, toplumun kendi kendisini yönlendirmek, çıkarlarını savunmak amacıyla kurulan örgütlere de (sendikalar, meslek örgütleri vb.) sivil toplum örgütleri denir. Sivil toplum batıda baskıcı yönetimlerin uygulamalarına bir tepki olarak, toplumun çeşitli kesimlerinin kendi haklarını korumak üzere örgütlenmeleri sonucu ortaya çıktığı söylenebilir. Günümüzde de Batının kültür ve endüstri alanında gelişmiş ülkelerinde gözlemlenmektedir. Batı toplumları gelişmişliklerini ve çağdaşlıklarını hukuk devleti içinde kurulmuş sivil toplum örgütlerine borçludur. Sivil toplumu oluşturan başlıca ögeler şunlardır: düşünce özgürlüğü, hoşgörü, demokrasi, çoğulculuk, özgür ve bağımsız tavır alma, siyasal katılımı sağlama, devleti yönlendirmede etkili olacak güçte özerk örgütlenme.

B. SİYASET FELSEFESİNİN İKİ ANA PROBLEMİ

Siyaset felsefesinin biri “düzen ve devlet” diğeri “birey ve devlet” olmak üzere iki ana problemi vardır.

1. Karmaşa – Düzen – Ütopya

Karmaşa düzensizlik demektir. Düzensizlik ve karmaşa hali belli bir süre sonra toplumda çözülmelere yani toplumun parçalanmasına neden olur. Karmaşanın hüküm sürdüğü, düzenin olmadığı hiçbir toplum varlığını sürdüremez. Karmaşa halinde toplum yaşamının sürdürülememesi, toplumsal düzenin kurulmasını zorunlu kılmıştır. Düzen, belirli bir toplumda bir arada yaşamayı olanaklı kılan toplumsal ilişkilerin, o toplumun ihtiyaçlarına uygun olarak, hukuk ilkeleri ve yönetim biçimleri üzerine kurulmasıdır. Bununla birlikte, nasıl ki insan ve toplum bir karmaşa halinde var olamıyor ve bu durum bir düzeni zorunlu kılıyorsa var olan toplumsal düzenden hoşnutsuzluk da insanları ve düşünürleri daha iyi bir düzen arayışına ve birtakım ütopyalara götürmüştür. Toplumsal düzen yozlaştığı ve bireylerin ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma geldiği zaman, bazı düşünürler haksızlıkları giderecek, bozuklukları ortadan kaldıracak, adaleti sağlayacak ve toplumu daha mutlu kılacak toplum düzenleri tasarlamışlardır. İşte filozofların eşitlik, adalet ve özgürlük gibi ilkeleri temel alarak olması gerekene göre tasarladıkları ideal devlet düzenine ütopya adı verilir. Ütopya, zihinde tasarlanmış, gerçekleşmesi mümkün olmayan mükemmel toplum biçimini ve siyasi yönetim tarzını ifade eder.

a. Düzenin Gerekliliği ve Devlet Yukarıda karmaşa durumunun insanları bir düzen düşüncesinde bir araya getirdiğini söylemiştik. Peki bu düzen nasıl sağlanacaktır? Devlet, toplumsal düzenin kurulması ve bu düzenin korunması için gerekli bir kurumsal mekanizmadır. Devlet, insanları bir araya getiren, insanlar arasındaki fikir ayrılıklarını, fikir çatışmalarını herkesin yararına olacak biçimde ortadan kaldıran bir örgütlenmedir. Toplumsal örgütlenme ve iş bölümü olmadan insan kendi kendisine yetemez, düzen olmadan da varlığını sürdüremez. Siyaset felsefesi tarihinde kimi filozoflar devleti, “doğal bir kurum” kimisi de “yapma bir kurum” olarak görmüştür. Platon, devletin doğal bir kurum olduğunu, devleti ortaya çıkaran doğal bir nedenin olduğunu savunur. Ona göre bu doğal neden de hiçbir insanın kendi kendisine yetmemesi, gereksinimlerini gidermek için başkalarının yardımına muhtaç olmasıdır. Ona göre devlet büyük ölçekli bir insan ya da organizmadır. Devlet, üreticiler (zanaatkarlar), askerler ve yöneticiler olmak üzere üç sınıftan meydana gelmiştir. Her sınıf üzerine düşeni yapar, her sınıfa kendi doğasından kaynaklanan hak ettiği değer verilirse ortaya çıkan devlet, Platon’a göre adil bir devlettir. Hobbes ve Reusseau da devletin yapma bir kurum olduğunu savunurlar. Hobbes’un devlet anlayışı cisim anlayışına dayanır. Ona göre devlet yapma bir cisimdir. Doğada asıl gerçek olan tek tek cisimlerin bir araya gelerek başka şeyleri oluşturması gibi asıl gerçek olan tek tek bireyler de bir araya gelerek kurumları kurumlar da devleti oluşturmuşlardır. Reusseau’ya göre de devlet yapma bir kurumdur. Ona göre insanlar doğa durumundayken eşit ve mutlu bir yaşam sürdürüyolardı. Tarımın başlaması ve mülkiyet kavramının ortaya çıkmasıyla doğa durumu sona erdi. Doğa durumunda var olan eşitliğin ortadan kalkması, insanları sözleşme yoluyla bir araya gelmeye zorlamıştır. İşte devlet insanlar arasında sağlanan toplum sözleşmesinin ürünüdür. Prof. Bülent Daver, günümüz devletini şöyle tanımlar: “Devlet, amacı sosyal düzenin, adaletin ve tolumun iyiliğinin sağlanması olan, belli bir toprak parçası (ülke) üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan her şey üzerinde meşru kontrole (otoriteye) sahip, siyasal bir örgütle (hükumet) donanmış toplumsal bir organizasyondur.

b.İdeal düzen Arayışları Toplum ve toplumsal düzen üzerine düşünen bir çok filozof, insanların engellenmeden tam olarak kendilerini geliştirebilecekleri, refah ve mutluluğa ulaşabilecekleri ideal bir toplum düzeni bulmaya çalışmışlardır. Felsefe tarihinde ideal devlet ya da ideal toplumsal düzen konusunda iki farklı yaklaşım söz konusudur. Birinci görüş ideal bir toplumsal düzenin olamayacağını, ikinci görüş de ideal bir düzenin olabilece¤ini savunur.

1. İdeal Bir Düzenin Olabileceğini Reddedenler İdeal bir düzenin olamayacağını savunanlar, sofistler ve nihilistlerdir.

Sofistler: Sofistler, doğal hukuk ile pozitif hukuk arasında bir ayrım yaparlar. Bu ayrımda kendileri doğal hukuktan yana olurlar. Onlara göre doğal hukuk, insanların kendilerinin koymuş olduğu pozitif hukuktan üstündür. Doğal olanın, doğa düzeninin toplumsal olandan daha değerli, sağlam ve bağlayıcı olduğunu ileri sürer sofistler. Örneğin Thrasymakhos (Trasimakos) şöyle der; “Benim görüşüme göre, doğanın bizzat kendisi, güçlünün güçsüzden daha çok şeye sahip olmasının adalet olduğunu ortaya koyar.” Nasıl doğada güçlü olan kazanıyorsa hukukta da adalet güçlüden yana olmalıdır. Thrasymakhos’a göre, doğada hayvanlar arasında güçlünün güçsüzü yediği gibi insanlarında aynı şeyi hukukla yapmaları gerekir. Oysa ona göre, toplumsal yaşamda böyle olmamıştır. Sayıca çok olan güçsüzler, kendilerini korumak amacıyla bir araya gelerek doğada hüküm süren yasalara aykırı olan yasalar yapmışlardır. Amaçlarına doğal bir güç olan kaba kuvveti kullanarak erişemeyen güçsüz insan, çıkarlarını gerçekleştirmek ve güçlü insanları yıldırmak için hukuku kullanır. Thrasymakhos’a göre doğadaki kaba kuvvetin zorbalığı yerini toplumda hukukun zorbalığına bırakmıştır. İdeal düzen olamaz çünkü ideal düzen toplumda kalmıştır. Bir başka sofist Protagoras’a göre de ideal düzen olanaklı değildir. Ona göre, “Her şeyin ölçüsü insandır.” Her şeyin ölçüsü insan olduğu için de bütün insanlar üzerinde anlaşabilecekleri tek bir ideal düzen oluşturamazlar.

Nihilistler: Nihilistlere göre de ideal bir düzen düzeni yoktur, olmamalı da. Çünkü, bu tür ideal sistemler bireyselliği, yaratııcılığı, dolayısıyla özgürlüğü yok ederler. Bütün kötülükler ise insanların özgür olmamalarından kaynaklanır. Öyleyse ideal bir düzen aramak bir yana insanı sınırlayan bütün değer, kurum ve düzenler kötüdür, yıkılmalıdır. Bu görüşün temsilcilerinden Nietzsche’ye göre her türlü otorite insanın üzerinde baskı kurar ve onun doğallığını zedeler. İnsan da doğası gereği bu otoriteye karşı mücadele eder. 2. İdeal Bir Düzenin Olabileceğini Kabul Edenler İdeal bir düzenin kurulabileceğini savunan görüşlerin her biri, eşitlik, özgürlük, adalet, hukuk devleti, devrim gibi kavramları temel alarak görüşlerini ortaya koymuşlardır. Biz burada özgürlüğü ve eşitliği temel alan yaklaşımları ele alacağız. Özgürlüğü temel alan yaklaşım: Özgürlüğü temel alan yaklaşım liberalizm olarak bilinir. Bu görüşün en önemli temsilcileri Adam Smith (Edım Simit, 1723-1790) ve John Stuart Mill (Con Stuart Mil, 1806-1873)’dir. Bu düşünürlere göre, her şeyden önce inanç, vicdan, düşünce ve ekonomi alanında serbest girişim özgürlüğü başta olmak üzere tüm etkinlik alanlarında özgürlüğe önem verilmelidir ve özgürlük temel ilke olarak kabul edilmelidir. İdeal devlet de ancak, bireyin özgür olmasını engelleyen tüm koşullar ortadan kaldırılırsa gerçekleşebilir. Eşitliği temel alan yaklaşım: Bu anlayışın liberalizme bir tepki olarak geliştiğini söyleyebiliriz. Önde gelen temsilcileri, Saint Simon (Sen Simon, 1760-1829) ve Karl Marx’dır. Bu anlayışa göre toplum, liberal ekonominin uygulamaları sonucunda, biri üretim araçlarına sahip olan burjuva sınıfı, diğeri yaln›zca emeğini satarak geçimini sağlayan işçi sınıfı olmak üzere ikiye bölünmüştür. Eğer bu eşitsizlik düzeltilmez ise toplumun ve ülkenin bütünlüğü tehlikeye girebilir. Bu tehlikeyi gören bazı düşünürler özgürlüğü temel alan yaklaşıma yani liberalizme karşı çıktılar. Özgürlüğün yerine temel ilke olarak eşitliği önerdiler. Bu düşünürlere göre, ideal düzen insanlar arasında tam eşitliğin gerçekleştiği düzendir. Bu da ancak üretim araçlarının ortak mülkiyeti ile sağlanabilir. Eşitlik sağlandığında özgürlük de gerçekleşecektir.

c.İdeal Düzeni Belirleyen Ölçütler İdeal düzen anlayışlarına bakıldığında iki temel ölçütün olduğunu görüyoruz: eşitlik ve özgürlük. Yukarıda dile getirildiği gibi ideal düzenin olabileceğini savunan görüşler bu ölçütlerden yalnızca birini temel alarak yaklaşımını temellendirmektedir. Tarihsel süreç göstermiştir ki tek başına özgürlü¤ü ya da eşitliği temel alan yaklaşımlar toplumları ideal düzene kavuşturamamıştır. Eşitlik olmadan özgürlük ve özgürlük olmadan da tam bir eşitlik olamaz. Çünkü, her bireyin kendisini geliştirme ve gerçekleştirme konusunda özgürlüklerden eşit bir biçimde yararlanma hakkının olmadığı bir yerde özgürlükten söz edilemez. Bundan dolayı eşitlik konusunda atılacak her adım, insanlar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmayı, gerçek özgürlüğe ulaşmayı sağlar. Öte yandan eşitliğin de özgürlükle tamamlanması gerekir. insanların birbiriyle tıpa tıp özdeş olduğunu savunan bir eşitlik anlayışı doğru değildir. Her insanın kendine özgü nitelikleri ve yetenekleri vardır. İnsanların her biri benzeri olmayan, bağımsız ve sorumluluğa sahip varlıklardır. Bundan dolayı eşitlik, insanların kendilerini özgürce geliştirip, gerçekleştirmelerine olanak tanımalıdır. İnsanların ve toplumların özgürlüğe olduğu kadar eşitliğe de gereksinimleri vardır. Özgürlük ilkesiyle eşitlik ilkesi bir arada alındıkları zaman da yeterli olmayabilir. Bunları kaynaştıracak bir kavrama daha ihtiyaç vardır ki o da adalettir. Adalet, özgürlükle eşitliği tamamlayan üçüncü bir ölçüttür. Adalet herkese kendi payına düşeni vermektir. Bu anlamda haklıya hakkını, haksıza da cezasını vermek adalettir. Toplumsal adalet ise “ortak iyi”nin gerçekleştirilmesi için toplumsal ilişkilerin düzenlenmesidir. Çağımız ideal düzeni bu üç ölçüt çerçevesinde toplumsal adaleti geniş kitlelere yayarak toplumsal mutluluğu ve toplumsal dengeyi yakalamaya çalışmaktadır. Toplumsal adaletin gerçekleştiği demokratik toplumlarda fırsat eşitliği ve maddi refah toplumun bütün kesimlerine sunulabilmektedir. Toplumsal adaleti gerçekleştiremeyen toplum düzenlerinin varlığını sürdürme olanağı yoktur.

ç. Ütopyalar Felsefede ütopya, gerçekleştirilmesi olanaksız tasarı düşünce anlamında kullanılır. Bazı düşünürler içinde yaşadıkları toplumsal düzenin iyileştirilemeyeceğine inandıkları için, gerçekleştirilmesi çok fazla mümkün olmayan, ideal ya da düşsel bir toplum düzeni ya da ütopya tasarlamışlardır. Ütopyalar, “istenilen ütopyalar” ve “korku ütopyaları” olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan birincisi gerçekleşmesi istenilen, ikincisi ise gerçekleşmesi istenmeyen toplumun özelliklerini ifade etmektedir.

a. İstenilen Ütopyalar İstenilen ütopyalarda düşünürler, her bakımdan mükemmel olduğuna inandıkları ideal bir toplum düzeni tasarlarlar. İnsanın ve toplumun kurtuluşunun da ancak bu ideal düzen yaşama geçirildiği taktirde mümkün olacağını düşünürler. Tarihsel süreç içinde bu tür ütopyalar tasarlayan düşünürlerden bazıları şunlardır: Platon, Farabi, Thomas More ve Tommaso Campanella.

Platon’un İdeal Devleti Platon, yaşadığı dönemde var olan toplum düzeninin olumsuzluklarından yola çıkarak, ideal bir toplum düzeni tasarlayan ilk filozoftur. Platon ideal devletini “Politeia (Devlet)” adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Platon’a göre insanda, duygu (itaat eden), cesaret (eylemde bulunan) ve akıl (buyuran) olmak üzere üç yeti vardır. İnsanda üç yetinin olması gibi devlette de üç sınıf vardır. Bunlardan birincisi, zanaatkarlar, işçiler ve köylülerden oluşan üretici sınıf, ikincisi askerlerden oluşan savaşçılar sınıfı ve üçüncüsü de filozoflardan oluşan yönetici sınıfır. Platon ideal devletinde her sınıfın, nasıl bir eğitim alacağını, kimlerin ne tür mal ve mülk edineceğini vb. ideal bir tasarımla belirlemiştir. Örneğin, Platon’un ideal devletinde, üreticiler, zanaatkarlar kendi aralarında istedikleri gibi evlenebilirken aynı hak askerlere tanınmaz. Devlet iyi bir soy yaratmak için asker ve savaşçılar sınıfı içinde kimin kiminle evleneceğini belirleme yetkisine sahiptir. Bu evlenmelerin ürünü olan bebekler de doğar doğmaz annelerinden alınır ve devlet eliyle eğitilirler. İdeal devlette yönetici olacak insanlar, uzun bir eğitimden geçmek zorundadır. Yaklaşık elli yaşına kadar süren bu eğitimde felsefe eğitimi almaları da zorunludur. Çünkü ona göre ancak filozoflar kral olduğunda ideal devlet gerçekleşmiş olacaktır. Platon’un ideal devletinde özel mülkiyet yoktur. Bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Hiçbir şey kimsenin öz malı olmayacak, her şey herkesin olacaktır.” Platon’un ideal devletinde kadın erkek eşitliği vardır. şöyle der; “…yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir.” Platon yaşamının son döneminde yazdığı “Nomoi (yasalar)” adlı eserinde ideal devlet anlayışında iki önemli değişiklik yapmıştır. Birincisi, asker ve yöneticilerin özgürce aile kurmalarını ve özel mülkiyet edinmelerini yasaklamanın yanlış olduğunu kabul etmiştir. İkincisi de yöneticilere verdiği kayıtsız koşulsuz tanıdığı yetkinin yanlış olduğunu kabul ederek bundan vazgeçmesidir. Yöneticilerin yetkilerinin yasalarla sınırlaması gerektiğini savunmuştur.

Farabi’nin “Erdemli Toplum”u Farabi, El Medinet-ül Fazıla (Erdemli Toplum) adlı eserinde erdemli bir toplumun erdemli, bilgili yöneticiler eliyle oluşturabileceğini savunur. Ona göre erdemli yöneticiler tarafından yönetilen toplumda insanlar Tanrı inancını içlerinde hisseder, birbirlerini sever, birbirlerini aynı yüce varlığın yarattığı varlıklalar olarak görür, dayanışma içinde yaşarlar. Bundan dolayı birbirlerine yardım ederler. Burada bütün bireyler uzmanlaştıkları işleri yaparlar ve uyumlu bir bütün oluştururlar. Erdemli toplumda başkan bilginler arasından seçilir. Ona göre tolum sağlıklı bir insan bedenine benzer. Bir bedende bütün organlara hükmeden kalp ise erdemli toplumda da toplumuma yön veren filozof başkandır. Farabi bir yandan da insanların mutlu olmasını sağlayacak evrensel sevgi ve barıştan söz etmiştir. Ona göre evrensel barış, tüm sınırların kalkması ve herkesin istediği yerde yaşaması ile mümkündür

Thomas More’un “Ütopya”sı More (Mor), Platon’un “Devlet”inden esinlenerek yazdığı “Ütopya” adlı romanında, erdem ve eşitlik temeline dayalı ideal bir toplum sistemi tasarlamıştır. More ütopya adını verdiği ideal devletinde sınıfsız bir toplum tasarlar. Özel mülkiyetin olduğu yerde toplumsal adaletin gerçekleşmeyeceğini düşündüğü için özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. More’un ideal düzeni, kendisinin “ütopya” adını verdiği bir adada bulunan devlette gerçekleşir. Bu devlette özel mülkiyet yoktur, mülkiyet ortaklığı vardır. Burada para da yoktur; paranın yerini eşya değiş tokuşu almıştır. Adada ailelerin temel ihtiyaçları ücretsiz olarak karşılamanın yanında onlara ruhlarını olgunlaştırmaları için gerekli boş zamanı da imkanlar ölçüsünde sağlamaya çalışlır. Bunun için adada insanlar yalnızca altı saat çalışır, geri kalan işlerini ise savaş esirleri ve ölüm cezasına çarptırılmış mahkûmlar yaparlardı. Bu devlette yönetici olacak bireyler sıkı bir eğitim verildikten sonra atanırlardı.

Campanella’nın “Güneş Ülkesi” Campanella (Kampanella) da yaşadığı dönemin İtalya’sındaki aksaklıklardan yola çıkarak “Güneş Ülkesi” adını verdiği ideal bir toplum düzeni tasarlamıştır. Campanella’nın güneş ülkesinde de tıpkı platon’da olduğu gibi bilim ve felsefe egemendir. Devletin başında, hem filozof hem de rahip olan hükümdar bulunur. Yönetim işinde kendisine güvenlik bakanı (Pon), din işlerinden sorumlu bakan (Sin) ve aşk ile sağlık işlerinden sorumlu bakan (Mor) yardımcı olur. Bütün kötülüklerin kaynağı aile olduğu için Hint okyanusunda bir ada devleti olan “Güneş Ülkesi”nde çocuklar doğar doğmaz ailelerinden alınır ve devlet tarafından iyi vatandaşlar olmaları için eğitilirlerdi. Ailelerini tanımayan ülke vatandaşları, günde dört saat çalışır, geri kalan zamanlarda da güzel sanatlarla uğraşır ve ibadet ederler. Güneş ülkesinde de özel mülkiyete yer verilmez. Her şey devletin mülkiyetindedir. Birlikte üretilen her şey birlikte tüketilir.

b. Korku Ütopyaları Bu tür ütopyalarda düşünürler, yaşadıkları toplumu ve o toplum evrimini analiz eder. Bu analizden yola çıkarak gelecekte insanları ve dolayısıyla toplumu nelerin beklediğini betimleyen ütopyaları tasarlamışlardır. Bu tür, gelecekte toplumu bekleyen tehlikelere dikkat çeken ütopyalara korku ütopyaları adı verilir. Korku ütopyalarına örnek olarak Aldous Huxley (Aldus Haksli, 1894-1963)’nin “Yeni Dünyası”nı ve George Orwel (Corc Orvıl, 1903-1950)’ın “1984″ünü verebiliriz.

Adous Huxley’nin “Yeni Dünya”sı Huxley, tanınmış bir roman yazarıdır. Bilim kurgu türünde, “Yeni Dünya” ve “Yeni Dünyayı Yeniden Ziyaret” adlı iki romanı vardır. Huxley’nin, “Yeni Dünya” adlı eseri, teknolojinin insanlar üzerindeki olumsuz etkisine karşı bir uyarı niteliği taşımaktadır. O, bilim ve teknolojinin bu hızla devam etmesi durumunda insanın insan olmaktan çıkacağını iddia etmiştir Onun “Yeni Dünya”sında egemen güç teknolojidir. Teknoloji her alana egemen olmuştur. Kıtalar arası yolculuklar roketlerle yapılmaktadır. Tüm çocuklar tüp bebek yöntemiyle dünyaya geldiği için aile kurumu ortadan kalkmıştır. Her şey önceden planlanmaktadır. insanlar önceden belirlenen zeka kapasitesine göre üretilmektedir. Bu toplum modelinde düşünmeye yer yoktur. Bunu sağlamak içinde, geçmiş silinmiş, müzeler kapatılmış, eski anıtlar yok edilmiştir. Ayrıca bu toplumda, insanlar hastalanmaz, yaşlanmaz ve ölüm korkusu taşımazlar. Bütün bunların çaresi düşünülmüştür. Örneğin insanlar kendilerini iyi hissetmedikleri zaman, içtikleri “soma” denilen ilaçla sorunlarını çözerler.

Georg Orwel’in “1984″ü Orwel bu eserinde, dünyanın çeşitli bölgelerindeki baskıcı yönetimleri gözlemlemiş, bu durum değişmemesi halinde, dünyanın gelecekte alacağı görünümü anlatmaya çalışmıştır. Orwel, 1984 adlı yapıtında televizyon programlarıyla propagandası yapılan bir totaliter toplum modeli oluşturmuştur. Eserde her bireyin yaşadığı odada bir televizyon bulunmakta ve bireye sürekli olarak propaganda yapılmaktadır. Bu sayede bireyler televizyon aracılığı ile sürekli olarak uyuşturulmaktadır. Orwel’ın ütopyasında, dünya devletler üç büyük bloka ayrılmışlardır. Bunlardan birinci blok, Amerika-İngilter-Batı Avrupa; ikinci blok, Rusya-Doğu Avrupa ve üçüncü blok, Çin-Japonya’dır. Bu devletler siyasi ve ekonomik güç bakımından eşit oldukları için savaşı göze alamazlar ama aralarında sürekli bir soğuk savaş hali vardır. Her devlet kendi içinde totaliter bir yönetim mekanizması oluşturmuştur. Devletin başındaki diktatör, yurttaşlarına hiçbir biçimde güvenmez. Bireyler düşünmeleri sorgulama yapmaları yasaklanan, birer robot haline getirilmişlerdir.

2. Birey ve Devlet Birey ve devlet biri olmadan diğeri de var olamayan iki temel ögedir. Çünkü eğer birey olmasaydı devletin ortaya çıkması söz konusu olmayacaktı. Eğer devlet olmasaydı da farklı düşünce, istek ve çıkara sahip bireylerin bir arada yaşamaları mümkün olmayacaktı. Birey-devlet ilişkisi dediğimizde aslında günümüz demokrasi ile yönetilen, modern toplumlarındaki ilişkiyi kastederiz. Çünkü ilk ve Ortaçağ devletlerinde birey devlet ilişkisinden söz etmek mümkün değildir. Nedeni de şudur; bu devletlerde totaliter yönetimler, ülkede yaşayan insanları itaat etmesi gereken bir çeşit köle olarak görmüşlerdir. Bu devletlerdeki birey-devlet ilişkisi olsa olsa itaat eden- emreden ilişkisidir. İlk ve Ortaçağ boyunca kurulan her devlet, varlığını borçlu olduğu bireylere, çoğu zaman büyük baskılar uygulamıştır. 17. yüzyıla gelindiğinde, totaliter ve monarflik yönetimlerin yerini demokratik ve laik iktidarlar almaya başlamıştır. Bununla birlikte, bireyler de devlet karşısında birtakım hak ve özgürlükler kazanmaya başlamıştır. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin benimsenmesi ve hukuk devleti anlayışının gelişmesiyle, birey-devlet ilişkisi sağlam, gerçekçi ve akılcı bir temele kavuşmuştur. Devlet artık, birey için varolan, bireylerin kendilerini gerçekleştirmeleri, temel hak ve özgürlüklerini hayata geçirebilmek için var olan bir kurum haline dönüşmüştür. Birey-devlet ilişkisinin bu günkü duruma erişmesi, verilen büyük mücadeleler sayesinde olmuştur. Yine burada birçok düşünürün önemli katkıları olmuştur. Şimdi bu katkıyı sunan düşünürlerden bazılarının görüşlerini açıklayalım.

Yusuf Has Hacip Yusuf Has Hacip, 11. yüzyılda yaşamış ünlü Türk düşünürü ve şairidir. Birey, devlet ve yaşamı konu alan “Kutadgu Bilig (mutluluk veren kitap) adlı eseriyle ün kazanmıştır. Yusuf Has Hacip bu eserinde, İslam dünyasındaki ahlak anlayışını, buna bağlı olarak devlet anlayışını ve eski Türk topluluklarındaki gelenek, görenek ve düşünceleri irdeler. Dönemin toplumsal kurumlarını ve yaşam biçimini analiz eder. Eserde, bilginin ve dilin değeri üzerinde durur, iyiliği, aklı ve adaleti över. Yusuf Has Hacip, devletin nasıl olması gerektiği ve devletin ideal bir devlet olabilmesi için sahip olması gereken özellikler üzerinde durur. Ona göre devletin ideal bir devlet olabilmesi için, akla, adalete, doğru ve adil yasalara dayanması gerekir. Devlet, bireyi mutlu etmeyi amaçlamalı, bireyin gelişmesine ve daha iyi bir konuma gelmesine katkıda bulunmalıdır. Buna karşın birey de boş durmayıp, Tanrının buyruklarını özümseyerek, erdemli olmaya çalışmalıdır. Böylelikle birey-devlet ilişkisi sağlam temellere oturmuş olur.

Charles De Montesguieu Fransız siyaset bilimci, felsefeci ve toplum bilimci Montesguieu (Monteskiyö, 1689-1755) ünlü eseri “kanunların Ruhu”nda üç yönetim biçiminden söz eder. Bunlar, cumhuriyet, monarşi ve despotizm (baskıcı yönetim)dir. Cumhuriyet yönetimi kendi içinde aristokrasi ve demokrasi olmak üzere ikiye ayrılır. Egemenlik soylu küçük bir azınlığın elinde ise aristokrasi, halkın çoğunluğunun eline geçtiğinde de demokrasi ortaya çıkar. Demokrasi, halkın kendi kendisini yönettiği yönetim biçimidir. Monarşi, tek bir kişinin ülkeyi yasalara uygun olarak yönetmesidir. Bu yönetim biçiminde yetkiler çoğunlukla miras yoluyla babadan oğula geçer. Despotizm ise, tek bir kişinin toplumu keyfine göre yönetmesidir. Ona göre, bu üç yönetim biçimine denk düşen üç temel duygu vardır. Cumhuriyet erdeme, monarşi onur, şan ve şerefe, despotizm ise korkuya dayanır. Bütün yönetim biçimlerinin eksikliklerini ve üstün yanlarını açıkladıktan sonra Montesguieu şu soruyu sorar: “İktidar gücünün kötüye kullanılmasını önlemek için ne yapılmalıdır?” sorusuna verdiği yanıt ise “İktidarı iktidarla durdurmaktır. Başka bir deyişle, iktidarın gücünü, başka güçlerle sınırlamak gerekir. Montesguieu’ye göre devletin üç gücü vardır: yasama, yürütme ve yargı. Bu güçlerin tek elde toplanması güçler ayrılığının olmadığını gösterir ki bu durum tehlikelidir.

Bundan dolayı bu güçler ayrı ayrı ellerde toplanmalıdır. Bu sayede iktidar, diğer bir iktidarla sınırlandırılmış olur. Montesguieu’ye göre, ancak bu üç gücün ayrıldığı toplumlarda, bireyin hak ve özgürlükleri güvence altına alınabilir. Sonuç olarak birey-devlet ilişkisi emreden itaat eden ilişkisinden çıkar. Böylece, hukuk devletinin işlediği, hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı toplumlarda birey-devlet ilişkisi meşruluk kazanır.

ÖZET

Siyaset felsefesi: En genel anlamda, bir bütün olarak siyasetin özünü, doğasını, amaçlarını, kapsamını ve içeriğini araştıran; siyasetin sorunlarını, soru edindiği konuları felsefi bir gözle inceleyen; ideal devlet düzeni önerilerine yoğunlaşarak devletin yapısını, kaynağını, ödevlerini ve değerini felsefeye özgü yöntemlerle temellendiren felsefe dalıdır. Siyaset felsefesini siyaset biliminden ayırmak gerekir. Çünkü siyaset bilimi var olan siyasi kurumları ve siyasi yönetim biçimlerini, değer yargısında bulunmadan, bilimsel olarak inceler. Oysa siyaset felsefesi, olması gerekeni inceleyen felsefe dalıdır. Siyaset felsefesinin temel kavramları: iktidar, devlet, meşruiyet, egemenlik, bürokrasi, sivil toplum, ütopyadır. Siyaset felsefesinin temel soruları şunlardır.

“Devletin işlevi nedir?”,

“iktidarın kaynağı nedir?”,

“Birey-devlet ilişkisi nasıl olmalıdır?”,

“Sivil toplumun anlamı nedir?”,

“ideal düzen olabilir mi?

Siyaset felsefesi bu benzer soruları ortaya atar ve yanıtlarını bulmaya çalışır. Örneğin; İdeal düzen olabilir mi? sorusuna felsefe tarihinde çok farklı yanıtlar verilmiştir. Öncelikle soruya verilen yanıtları iki grupta toplayabiliriz: İdeal düzen olanaklı değildir diyenler ve ideal düzen olanaklıdır diyenler. İdeal düzen olanaklı değildir diyenler, sofistler ve nihilistlerdir. Sofistlere göre, bütün insanlara uyacak, bütün insanların kabul edebileceği ideal bir düzen olamaz. Nihilistler siyaset felsefesinde her türlü düzeni reddettikleri, birey üzerinde hiçbir baskıyı kabul etmedikleri için ideal düzeni de reddetmişlerdir. İdeal düzenin olanaklı olduğunu savunanların bazıları, özgürlü¤ü temel alarak ideal bir düzenin kurulabileceğini (liberalizm), bazıları da eşitlik temel alınarak ideal bir düzenin kurulabileceğini (sosyalizm) savunmuşlardır. İdeal düzen arayışları kimi zamanda ütopyalar biçiminde karşımıza çıkar. Ütopya, gerçekte var olmayan ama gelecekte var olabileceği düşünülen devlet ve toplum tasarımlarıdır. Ütopyalar, gerçekleşmesi istenen ütopyalar ve gerçekleşmesinden korkulan ütopyalar olmak üzere ikiye ayrılır.

Gerçekleşmesi istenen ütopyalar şunlardır: Platon’un tasarladığı “Devlet”, Farabi’nin tasarladığı “Erdemli Toplum”, Thomas More’un tasarladığı “Ütopya”, Campanella’nın tasarladığı “Güneş Ülkesi” Gerçekleşmesinden korkulan ütopyalar ise şunlardır: George Orwel’in tasarladığı “1984″ ve Adous Huxley’nin tasarladığı “Yeni Dünya”