Ahlak Felsefesi

A. AHLAK FELSEFESİNİN KONUSU

1. Felsefe Açısından Ahlak (Etik)

Felsefeden bağımsız bir alan olarak ahlak, bir kurallar sistemidir. İnsanların eylemlerini ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla oluşturulmuş normlar ya da değerler sistemidir. Toplumun olduğu her yerde insanların davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen normlar ve kurallar olmuştur. Bu norm ve kurallar o toplumun değerler sistemini oluşturmuştur. Değer yargıları toplumdan topluma ve aynı toplum içinde zamandan zamana farklılık gösterir. Bir eylem bir toplumda iyi olarak nitelenirken başka bir toplumda kötü olarak nitelenebilmektedir. Yine bir eylem aynı toplum içinde önce iyi olarak nitelenebilirken başka bir zamanda kötü olarak nitelenebilmektedir. Ahlak kuralları, hukuk kuralları gibi yazılı değil, yazısız kurallardır. Ahlakı konu alan felsefe dalına ahlak felsefesi ya da etik adı verilir. Ahlak ile ahlak felsefesi (etik) arasında farklılıklar vardır. Ahlak değerler sisteminden oluşan kurallar bütünü iken, etik bu alanı konu edinen felsefe dalıdır. Bir başka anlatımla ahlak felsefesi, insan eylemlerini ve bu eylemlerin dayandığı ilkeleri konu alan felsefe dalıdır. Ahlak felsefesi ahlakı genel olarak ele alır. Ahlakın özünü ve temellerini araştırır. Temel değerler ve erdemlerden yola çıkarak insan için neyin iyi neyin kötü olduğunu yanıtlamaya çalışır. İnsan eylemlerinin göreli olmayan, doğru kesin bilgilerine ulaşmaya çalışır. İnsan özgürlüğünün hangi anlamda olanaklı olduğu üzerinde durur. Ahlak felsefesi, toplum içinde var olan ile olması gereken arasında ayrım yaparak ahlaki eylem ile ahlaki olmayan eylem için ölçütler belirler. Dolayısıyla ahlak felsefesi ya da etik ahlak üzerine derinliğine düşünme ve ahlak üzerine felsefe yapmaktır.

2. Ahlak Felsefesinin Temel Kavramları

Her bilgi dalında olduğu gibi ahlak felsefesinin de bazı temel kavramları vardır. Bu temel kavramlar şunlardır: İyi ve kötü: İnsan için neyin gerçekten iyi neyin kötü olduğu filozoflar tarafından uzun yıllar tartışılmıştır. İyi ya da iyilik çok farklı şekillerde yorumlanmıştır. Günlük yaşamımızda neleri iyi diye niteliyoruz? Her şeyden önce ihtiyaçlarımızı karşılayan, beklentilerimize uygun düşen, kendimize, ailemize ve insanlığa yararlı olan şeyler iyidir. Bu anlamda iyi, işe yarar olan, değer verilen ve beklentilere uygun olan iyidir. Kötü ise iyinin karşısında yer alan, yanlış ya da kabul edilmez olan her şeydir. İyi ve kötü hem kişiden kişiye hem de toplumdan topluma değişir. Örneğin, Güreşte başarılı olma iyidir, yenilme ise kötüdür. Yine Eski Arabistan’da sonradan doğan kız çocukları diri diri toprağa gömmek yapılması gereken bir ödev iken başka toplumlarda büyük suç olarak görülüyordu. Etik için iyi, ahlaki açıdan değer verilendir. Örneğin, Epikuros’a göre “İyilik mutluluk demektir. Bazıları, ödevi yerine getirmekle, bazıları sevgiyle, bazıları da toplumu, dünyayı eşitçe yaşanabilir bir duruma getirmek için eylemde bulunmakla iyiye ulaşılabileceğini savunmuşlardır.

Özgürlük: Özgürlük genel olarak, bireyin bir baskı ya da zorlama olmadan isteklerini gerçekleştirmesidir. Bu anlamda özgürlük bireyin, devletin ya da başka bireylerin baskı ve denetimi olmadan içinden geldiği gibi davranması demektir. Başka bir anlatımla özgürlük, ahlaki bir öznenin (bireyin), kendi belirlediği kurallara, kendi istek ve arzularına aynı zamanda kendi seçimlerine göre davranabilmesidir. Buna göre, cansız varlıkların özgürlüğünden söz edilemez çünkü onlar doğa yasalarına tâbidir. Yere bırakılan bir taşın düşmek dışında bir seçeneği olamaz. Aynı biçimde doğa yasalarına tâbi olan hayvanların da özgürlüğü yoktur. Özgürlük yalnızca, akıl ve irade sahibi olan insana özgü bir kavramdır. Genel anlamda kullanılan özgürlük ile ahlaki özgürlük arasında fark vardır. Ahlaki anlamda özgürlük, bir irade özgürlüğüdür. Yani bireyin iyi ve kötü ya da değerli ve değersiz olan karşısında bir seçim yapabilmesidir. İyi ile kötü arasında özgürce seçim yapamayan birey eylemlerinden ahlaken sorumlu değildir. Buradan da anlaşılacağı üzere ahlakın varlığı özgürlüğe bağlıdır.

Erdem: Erdem, ahlaki iyiye yönelmedir. Bir başka anlamda erdem, bireyin iyi ve doğru eylemlerde bulunmaya mizaç, eğitim ve moral olgunluk açısından yatkın olma durumunu tanımlar. O, insan varlığına gerçek anlamını veren ahlaki niteliklerin bir toplamına karşılık gelir. Ahlakın övdüğü, yapılması bireyden beklenen iyilik, dürüstlük, doğruluk, alçakgönüllülük, yiğitlik, adalet, cesaret vb ahlaki nitelik taşıyan değerlere erdem adı verilir. Felsefe tarihinde filozoflar erdem konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Platon’a göre temel erdemler; ölçülülük, cesaret, bilgelik ve adalettir. Aristoteles’e göre erdem, iki aşırı uç arasında ortayı bulmaktır. Örneğin; bir erdem olan cesaret, bilgiye dayanmayan gözünü budaktan sakınmama ile korkaklık arasındaki özelliktir. Zenon’a göre mutlu olabilmek için erdem yeterlidir. En yetkin mutluluğu sağlayan erdemdir. Erdemin yanında yetenek ve sağlık gibi istemeye değer şeyler de vardır. Zenon’a göre erdemli olma; doğru seçme, sabırla katlanma, ölçülü olma ve adaletle bölüştürme gibi dört faktörle sağlanabilir.

Sorumluluk: Ahlak felsefesinin bir diğer önemli kavramı sorumluluktur. Sorumluluk, kişinin kendi davranış ve eylemlerinin hesabını verebilmesi anlamına gelir. Bir başka değişle, bireyin eylemlerinin doğuracağı sonuçları üstlenmesi durumudur. Sorumluluk irade özgürlüğünü gerektirir. İrade özgürlüğü bulunmayan yani eylemlerine özgürce, kendi istenciyle karar veremeyen bir kimsenin eylemlerinin sonuçlarını üstlenmesinden söz edilemez. Örneğin; Çocukların ve akıl hastası olan bireylerin sorumluluğu yoktur. Çünkü çocuklar eylemlerine özgürce ve kendi istençleriyle karar verebilmeleri için gerekli olan zihinsel olgunluktan, akıl hastaları ise iyi ile kötüyü ayırt edebilecek anlayıştan yoksundur. Bütün bu anlatılanlardan şu sonucu çıkarabiliriz; özgürlük olmadan sorumluluk da ahlaklılık da mümkün değildir.

Vicdan: Sorumlulukla yakından ilgili olan bir kavramdır. Vicdan, ahlaki özneyi kendi eylemleri hakkında bir yargıda bulunmaya zorlayan duygu olarak tanımlanır. Bir başka anlatımla, bireyin kendi iyileri ve değerleri üzerine doğrudan doğruya ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güce vicdan denir. Bir anlamda vicdan, insanın eylemlerinin ahlaki bakımdan iyi ve değerli olup olmadığına karar veren mahkemedir. Vicdan ile bireyin ödevleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Birey yapmakla yükümlü olduğu ödevlerini yerine getirdiğinde vicdanen huzurlu olur. Bu görevleri yerine getirmediğinde de vicdan azabı çeker. Vicdanın kaynağı konusunda iki temel görüşten söz edebiliriz. Bunlardan birincisine göre; bireyin eylemlerini yargılayan yeti doğuştan gelmektedir. Yani doğa ya da Tanrı insanı yaratırken başka yetilerin yanında bir de vicdanla donatmıştır. Vicdan insana yaşamı boyunca eşlik eder ve neyin iyi neyin kötü olduğunu, neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini belirlemesine olanak verir. İkinci görüşe göre; vicdan doğuştan getirilen bir yeti değil sonradan kazanılan bir özelliktir. Vicdan, insanın bireysel özellikleri, yaşam koşulları, içinde bulunduğu toplumsal çevre tarafından sonradan oluşturulur.

Ahlak yasası: Ahlaki açıdan uyulması zorunlu ya da gerekli olan genel geçer kurallardır. Bu ahlaki kurallar veya idealler bütünü bize, ahlaklı bir varlık olarak ne yapıp ne yapmamamız gerektiğini gösterir. Ahlak kuralları hukuk kurallarından farklı olarak, toplumsal yaşam içinde kendiliğinden oluşur. Yaptırım gücü ise toplumdan dışlamaya kadar giden toplumsal baskıdır. Örneğin; başkalarının haklarına saygılı ol, bir ahlaki yasadır.

Ahlaki karar: Ahlak yasasına uygun olarak verilmiş karardır. Bu karar sorumlulukla ve özgür iradeyle verilmiş bir karardır ve genellikle ahlaki eylemle sonuçlanır. Örneğin, “İnsan haklarına saygılı ol.” biçimindeki bir ahlak yasasına uygun hareket etme bir ahlaki karardır.

Ahlaki eylem: Bireyin istek ve tercihleri sonucu, ahlaki kararına uygun olarak gerçekleştirdiği eylemleridir. Amaçlı ve bilinçli olarak “yapma” ya da “yapmama” davranışıdır. Yapmanın dışa vurumu davranış, yapmamanınki ise “tutum” olarak kendini gösterir. İşte tutum ve davranışlarımızın evrensel ahlak yasasına uygun olanına ahlaki eylem denir. Kütüphanede sessiz davranmaya özen göstermek ahlaki bir eylemdir.

3. Ahlak Felsefesinin Temel Soruları

Ahlak felsefesinin temel soruları şunlardır: “Ahlaki eylemin bir amacı var mıdır?”, “İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?”, “Ahlak yargısını öteki yargı türlerinden ayıran nitelikler nelerdir?” “İyi nedir?”, “Bütün insanların ortaklaşa benimseyebilecekleri, evrensel ahlak yasası var mıdır?” “İnsan yaradılışı bakımından bencil mi yoksa özgeci midir?”. Şimdi bu sorulardan bazılarına verilen yanıtları görelim. Ahlaki Eylemin Bir Amacı Var mıdır? Bu soruya filozofların hemen hepsi, ahlaki eylemin amacı vardır demişlerdir. Fakat ahlaki eylemin amacının ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimine göre mutluluk, kimine göre fayda, kimine göre haz, kimine göre ödevdir. Bu cevapları “Etik’in Problematiği ve Yaklaşımlar” başlığı altında ayrıntılı olarak ele alınacaktır. İnsan Ahlaki Eylemde Bulunurken Özgür müdür? İnsan ahlaki eylemde bulunurken kendi iradesiyle, özgür bir biçimde mi? davranır, yoksa başka iç ve dış faktörlerin etkisi altında mı? kalır. Bu soruyu yanıtlayan farklı görüşler vardır. Bunlardan biri, insan eylemde bulunurken özgürdür diyen indeterminist görüş, diğeri özgür olmadığını savunan determinist görüş ve bir diğeri de ahlaki eylemi kişilik ürünü olduğunu savunan oto determinist görüştür. İndeterminist yaklaşıma göre birey karar verirken tamamen özgürdür. İyi, kötü, değerli ve değersiz arasındaki seçimi kendi iradesiyle özgürce yapar. Deterministlere göre ise insan kararlarında ve eylemlerinde özgür değildir. İnsanın irade ve eylemleri, içten ve dıştan gelen nedenlerle belirlenmiştir. İradeyi belirleyen bu nedenler bireyin özgür karar vermesini engellemektedir.

Bunlardan indeterminizme göre özgürlük sınırsız bir biçimde vardır. Determinizm ise, her şeyin önceden belirlenmiş olduğunu, hiçbir biçimde değişmeyeceğini savunur. Böylelikle insanları yazgıcığa (fatalizme) götürür. Diğer bir görüş de oto determinist görüştür. Bu görüşe göre insan, aklını kullanarak ve bilgi birikimini artırarak özgürleşebilir. Dolayısıyla özgürlüğün, doğuştan getirildiği görüşüne ve doğanın bize armağanı olduğu görüşüne karşı çıkar. Bu görüş, ahlaki eylemin kaynağını kişiliğe dayandırdığından özgürlüğe de yer vermektedir. Ahlak Yargısını Diğer Yargılardan Ayıran Nitelikler Nelerdir? Yargı, kavramlar arasında doğru ya da yanlış olacak biçimde kurulan bağdır. Bir başka deyişle, bir iddiayı dile getiren söz dizsine yargı denir. Ahlaki yargılar iyi ya da kötü veya değerli ya da değersiz olarak nitelenen eylemlere dayanan yargılardır. Ahlaki yargılar, toplum içinde bireylerin neyi yapıp neyi yapmayacağını belirten kurallardır. Ahlak yargıları eylem alanıyla ilgili yargılardır. Bu yargıların ahlaki bakımından bir değeri vardır. Örneğin; hırsızlık yapmak kötüdür. Yalan söyleme. Yargıları aslında “Hırsızlık yapma.” Ve “Yalan söyleme.” Biçiminde birer buyruktur. Ahlaki yargıların buyrukları, toplumdan topluma ve aynı toplumda zamandan zamana değişmektedir. Ahlak görgü kurallarından farklılıklar taşır. Görgü kuralları da bir toplum tarafından benimsenmiş birtakım davranış kurallarından meydana gelmiştir. Görgü kurallarının değer içeriği ve yaptırım gücü daha zayıftır. Oysa ahlak kuralının değer içeriği, yaptırım gücü daha yüksektir. Ahlaka ilişkin kurallar daha ciddi olduğu düşünülen kurallardır. Ahlak yargıları, sanattaki beğeni yargılarından farklıdır. Daha açık bir ifadeyle, beğeni yargıları, akla değil, duygulara ve coşkuya dayandığı için ahlak yargılarından farklıdır. Ahlak yargıları bilim yargılarından farklıdır. Bilimin yargıları yani kuram ve yasaları, evrenseldir. Ahlak yargıları ise değerlerle ilgili yargılardır ve çoğunlukla evrensel nitelik taşımazlar. Ahlak yargıları dini yargılardan da farklıdır. Dini yargılar, kutsal sayılan din kurallarına dayanan yargılardır. Dinin dogmalarıyla ilgili olduğu için bu kurallar hiçbir biçimde değişmez. Oysa ahlak yargıları zamanla koşulların değişmesine paralel olarak değişmektedir.

B. “ETİK (ETHİK)”İN PROBLEMATİĞİ VE YAKLAŞIMLAR

Toplumsal yaşam içinde bir taraftan ahlak kurallarının diğer taraftan da ahlaki olmayan kuralların etkisiyle eylemlerde bulunuruz. Ahlaki eylemle ile ahlak dışı eylemler birbirinden farklıdır. Ahlaki eylem ile ahlaki olmayan eylemi birbirinden ayırmamızı saylayan içimizde bir hakem vardır o da vicdandır. Vicdan, hangi eylemlerimizin iyi, hangi eylemlerimizin kötü ya da hangi eylemlerimizin değerli ve hangi eylemlerimizin değersiz olduğunu karar vermemizi saylayan duygudur. Vicdan bir ahlak duygusudur. Ahlaki eylemlerimiz ise özgür irademizin ürünüdür.

1. Kişi Vicdanı Karşısında Evrensel Ahlak Yasasının Olup Olmadığı Ahlak felsefesinin önemli problemlerinden biri de evrensel bir ahlak yasasının olup olmadığıdır. Kimi düşünürlere göre evrensel ahlak yasası yoktur, kimi düşünürlere göre vardır. Şimdi bu görüşleri inceleyelim.

a. Evrensel Ahlak Yasasının Varlığını Reddedenler Ahlaki eylemleri yalnızca sonuçları bakımından değerlendiren ve evrensel bir ahlak yasasının olmadığını savunan yaklaşımdır. Bu yaklaşımı savunan öğretiler; hazcılık (hedonizm), yararcılık (utilitarizm), bencilik (egoizm) ve anarşizimdir.

Haz ahlakı

Hazcılık, evrensel ahlak yasasının varlığını reddeden, hazzın yaşam içindeki tek gerçeklik ve en yüksek iyi olduğunu savunan görüştür. Bu görüşe göre ahlaki eylemin amacı hazdır. İnsan eylemlerinin ahlaki değeri, onların hazza yol açıp açmamalarıyla belirlenir. Başka bir anlatımla, bir eylem, eylemi gerçekleştiren birey için bir haz doğuruyorsa bu eylem ahlaki bakımdan iyi ve değerlidir. Haz vermiyorsa kötü ve değersiz, aradakiler ise değersizdir. Bütün bunların sonucunda da tüm insan eylemlerini bir kurala bağlayan evrensel ahlak yasasının varlığını kabul etmezler. Hazcılık düşüncesini savunan düşünürlerden biri Aristippos (Aristipos, MÖ 435- 355)’tur. İster maddi isterse manevi olsun bütün hazların birbirinin aynı olduğunu savunur. Ona göre yaşamın amacı en yüksek hazza erişmektir. En yüksek haz da anlık ve en yoğun olan haz duygusudur. Hazcılığı savunan bir başka düşünür ise Epikuros (MÖ 341-270)’tur. Ona göre insanlar dünyaya geldikten itibaren hazzı arar acıdan kaçar. Ona göre haz, mutlu yaşamın hem başlangıcı hem de sonudur. Hazzı aramak, acıdan kaçınmak yaşamın en güçlü yasasıdır. Ancak bu yasaya uymak için birey gereksinimlerini kısmayı bilmelidir.

Fayda ahlakı

Yararcılık (utilitarizm) anlayışına göre asıl amaç mutlu olmaktır. Fayda ahlakında mutluluğu sağlayan fayda (yarar)dır. Haz ahlakı ile bir çok ortak noktaya sahip olan fayda ahlakına göre de yaşam içinde gerçek anlamda değeri olan şey hazdır. İnsana haz veren de ona yarar sağlayan şeydir. Bütün insanlar eylemlerini kendilerine yarar sağlayacak biçimde düzenler. Faydacılığın kurucusu Jeremy Bentham (Ceremi Bentam, 1748-1832) ve John Stuart Mill (Con Stuart Mil, 1806-1873) fayda ahlakını ele almışlar ve yeni öğretiler ortaya koymuşlardır. Bu filozofların görüşleri, “Evrensel ahlak yasasını subjektif özelliklerin belirlediğini iler sürenler” başlığı altında açıklanacaktır.

Bencilik

Bencilik (egoizm), günlük dilde, başkalarını dikkate almadan yalnız kendini, kendi çıkarını düşünme anlamına gelir. Ahlaksal egoizme göre, yaşamda ilk önce gelen, her şeyden daha önemli ve değerli olan şey bireyin kendi mutluluğu ve başarısıdır. Geri kalan bütün değerler buradan çıkar. Bütün insanlar kendi refahını, mutluluğunu ve çıkarlarını gerçekleştirecek biçimde davranmak zorundadır. İyi, bireyin arzularını, ihtiyaçlarını karşılaması ve hedeflerini gerçeklefltirmesi sonucu oluşur. Bencilik öğretisini savunan İngiliz filozof Thomas Hobbes (Tomas Hobs, 1588- 1679)’a göre insan doğası gereği bencildir. Her şeyde olduğu gibi ahlakta da egemen olan şey çıkardır. Ona göre, evrensel ahlak yasası yoktur, bu kavram uydurulmuş boş sözden ibarettir.

Anarşizm

Anarşizm, devletin ya da iktidarın olmadığı bir toplum düzeninin kurulmasısı amaçlayan dünya görüşüdür. İnsan özgürlüğünün önünü tıkayan, insanlar üzerinde tahakküm kurarak onların yaşam alanlarını belirlemeye çalışan her türden kurumun ortadan kaldırılmasını savunan toplum ve siyaset felsefesi. Bu anlayış bireye önem verir ve bireysel istençlerden daha üstün bir şey olamayacağını savunur. Kurucusu, Fransız Proudhon (Prudon, 1809-1865), en tanınmış temsilcileri ise Rus Bakunin (1814-1876), Kropotkin ve Alman Stirner (ştirner, 1806-1856)’dir. Proudon, “Mülkiyet Nedir?” adlı eserinde, “mülkiyet hırsızlıktır” görüşünü savunur. Ona göre toplum mülkiyet ile geçinenler ve emeğini satmak zorunda kalanlar olmak üzere ikiye ayrılmakta, üretim için gerekli olan toprak ve araçlara sahip olamadıklarından köylüler, zanaatçılar ve işçiler yani emeğiyle geçinenler özgürlüklerden mahrum kalmaktadır. İktidarın ve devletin olmadığı bir düzen öneren Proudon her türlü otoriteye ve insanın özgürlüğünü kısıtlayan her çeşit kurala karşı çıktığı için evrensel ahlak yasasına da karşı çıkar. Bakunin, mülkiyet konusunda Proudon’dan farklı düşünür. Ona göre üretim araçlarının ortaklaşa sahipliğine dayanan, kolektif bir düzen kurulmalıdır. Stirner ise bireysel hakların sınırlandırılmasına karşı çıkmıştır. Ona göre, bireyin haklarını ve özgürlüğünü kısıtlayacak her şey kötüdür ve yıkılmalıdır.

Friedrih Nietzsche

Friedrih Nietzsche (Firidrih Niçe, 1844-1900), modern dünyanın yerleşik ahlak değerleri ile Hristiyan kurumlarına yönelttiği keskin eleştirilerle adından en çok söz ettiren Alman filozofudur. Bireyi ve bireysel istenci destekleyen değerlerin topluma egemen olmasını savunur. Nietzsche’ye göre toplumda iki tür toplumsal sınıf vardır. Bunlardan biri, halk sınıfı diğeri seçkinler sınıfıdır. Ona göre halk sınıfı sürü durumundadır. Var olan din ve ahlak kuralları halk sınıfı için yeterlidir. Ama artık, sıradan kimselere yarayan bu ahlaktan kurtulmak gerekir. Bunun yerine, deha yani güç ahlakını koymak gerekir. Bu yeni ahlak değerleri, seçkin sınıf arasından yetişecek üst insanlarca konulacaktır. Nietzsche, bu yaklaşımı ile gücün en yüce iyi olmasını savunmuştur. Bu yaklaşımı bazı düşünürlerce, faşizmin habercisi olarak görülmüş ve eleştirilmiştir.

Jean Paul Sartre

Evrensel ahlak yasasının varlığını reddeden filozoflardan biri de Jean Paul Sartre (Jan Pol Sartır, 1905-1980)’dır. Çağımızın en popüler akımlarından biri olan varoluşçuluk (egzistansiyalizm) akımının en çok tanınan düşünürüdür Sartre, insanın varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığı inceleyerek işe başlar. Ona göre insan, Tanrı tarafında özü düşünülmüş ve bu öze göre yaratılmış bir varlık değildir. Yani insan, kendinden önce gelen ve onu belirleyen bir öze sahip değildir. insanın varlığını ya da doğasını, insan tarafından üretilen varlıkların yapısını açıklar gibi açıklayamayız. Ona göre insan, bir alet meydana getirecekse önce onu tasarlar. Örneğin, bir sandalye yapmak isteyen bir insanı ele alalım. Bu insan önce amacını belirler, ne için kullanılacağını tasarlar. Sonra onu imal eder. Sandalyenin meydana getirilme sürecine baktığımızda onun özünün, varoluşundan önce geldiğini görürüz. Sartre’a göre insanda durum böyle değildir. İlk bakışta insanın da bir yaratıcısının olduğunu yani Tanrının eseri olduğunu düşünürüz. Tanrıyı sandalyeyi yapan marangoz benzeri doğaüstü bir sanatkar olarak görürüz. Böylelikle de Tanrının, insanı yaratırken neyi yaratmış olduğunu bildiğine işaret ederiz. Oysa ona göre, insan bir öze, bir taslağa göre belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan önce var olur, sonra kendisini nasıl yaparsa öyle olur. Evrende kendi varlığını yaratan bir varlık vardır o da insandır. Örneğin, ağaç, ağaçlığını kendi yapmaz; ancak insan, insanlığını kendi yapar, değerlerini kendi yaratır, yolunu kendi belirler. Ona göre, insanın varoluşu, onun özünden önce gelir. Buna göre insan önce vardır, sonra şöyle ya da böyle olur, çünkü özünü kendi yaratabilme özelliğine sahiptir. İnsan dünyaya gelir, orada acı çekerek, mücadele ederek, yavaş yavaş kendi kendini belirler. Sartre, bireyin kendini tanımasını, benliğini kazanmasını, baskılardan kurtulmasını istiyor. Toplum içerisinde zaman içinde yok olan birey yerine, tek tek bireylere kişilik ve sorumluluk kazandırmayı hedefliyor. Bunun da bireyin toplumdan kopmasını savunarak ve devletin bireyi yutmasına karşı çıkarak mümkün olabileceğini savunuyor. Kısaca ona göre önemli olan, tüm baskılardan kurtularak birey olabilmektir. Varoluşçuluk evrensel ahlak yasasının varlığına karşı çıkar. Sartre’a göre “Genel bir ahlak yoktur. Çünkü dünyada size yol gösterecek bir işaret yoktur. Bir an böyle işaretlerin var olduğunu düşünelim; ama o işaretleri yorumlayan, taşıdıkları anlamları belirleyen insan olduğundan genel bir ahlak olmayacaktır.

b. Evrensel Ahlak Yasasının Varlığını Kabul Edenler Evrensel ahlak yasasının varlığını kabul eden yaklaşımları iki kümede toplayabiliriz. Bunlardan biri; ahlak yasası, öznel özellikler tarafından belirlenir, ikincisi ahlak yasası, bireyden bağımsız birtakım nesnel özellikler tarafından belirlenir görüşünü savunur. Şimdi bunları sırasıyla inceleyelim.

2. Evrensel Ahlak Yasasını Belirleyen Özellikler a. Evrensel Ahlak Yasasını Öznel (Sübjektif) Özelliklerin Belirlediğini ileri Sürenler Bu görüşü savunan filozoflara göre, evrensel ahlak yasası vardır. Bu yasayı belirleyen de insan ve onun yaşamıdır. Önde gelen temsilcileri; Jeremy Bentham (Ceremi Bentam, 1748-1832), John Stuart Mill (Con Stuart Mil, 1806-1873) ve Henri Bergson (1859-1941)’dur.

Bentham ve Mill

Faydacı ahlak kuramının kurucularında Bentham ve bu kuramı geliştiren Mill, evrensel ahlak yasasını öznel özelliklerin belirlediğini savunmuşlardır. Onlara göre, insan doğası gereği acıdan kaçar, hazza yönelir. Mutluluğa ulaşmak ister. İnsan yine doğası gereği insanlarla birlikte toplum halinde yaşayabilen bir varlıktır. Birey aynı toplum içinde birlikte yaşadığı diğer insanları etkiler ve onlardan etkilenir. Dolayısıyla bireyin mutluluğu, çevresindeki insanların mutluluğuna bağlıdır. Toplumsal düzen öyle kurulmuştur ki, ancak üyesi bulunduğun topluma yarar sağlayan şeyi yaparsan mutlu olabilirsin. Bu nedenle insan, ahlaki eylemlerinde, yalnızca kendi hazını, yararını ve mutluluğunu değil, başka insanların yararını ve mutluluğunu da düşünmek durumundadır. Çünkü ancak genelin (tüm toplumun) mutluluğu sağlandığında birey de mutluluğa ulaşabilir.

Bergson

Sezgiciliğin kurucusu Bergson da evrensel ahlak yasasını öznel özelliklerin belirlediğini savunur. Ona göre doğru eyleme sezgiyle ulaşılabilir. Başka bir anlatımla, neyin iyi neyin kötü olduğu sezgiyle kavranabilir. Örneğin; bir trafik kazası durumunda; uzaklaşıp gitmek, polis ve ambulans çağırmak ve yaralıya yardım etmek gibi bir çok seçenekten hangisini yapacağımıza sezgimiz karar verir. Kendi sezgime uyarak hareket edersem iyi dolayısıyla ahlaki olanı yapmış olurum. Buradaki ilkeyi şöyle belirtebiliriz; “Kendi sezgine uy ki hem kendin hem de başkası için iyi olanı yapmış olasın.” Bergson, akla dayanan toplumsal ahlak ve sezgiye dayanan evrensel ahlak olmak üzere iki tür ahlaktan söz eder. Bergson, toplumsal ahlaka kapalı ahlak adını verir. Bu ahlak toplumun kendini koruma çabasından, düzeni sürdürme isteğinden doğmuştur. Kapalı ahlak, toplumsal yapı ve alışkanlıkları, töreleri ve yasaları korumayı sağlar. Kapalı ahlak belli bir topluma özgüdür. Bu nedenle evrensel ahlak niteliği yoktur. Açık ahlak ise, temelinde sezginin bulunduğu ve evrensel olan ahlaktır. Bu ahlak belirli bir toplumla sınırlı olmayan, evrensel olan ahlaktır. Temelinde bulunan sezgi sayesinde, insanın kendini aşmasını ve özgürleşmesini sağlar. İnsanı iyiye ulaştırır.

b. Evrensel Ahlak Yasasını Objektif Özelliklerin Belirlediğini İleri Sürenler Bu filozoflara göre evrensel ahlak yasasının kaynağı, insan ve toplumsal yaşam değildir. Bu yasanın kaynağı insanın dışındadır ve varlığını insana zorla kabul ettirir. Kısaca, bu yasanın insandan bağımsız ve objektif bir temeli vardır. Bu görüşü savunan filozoflardan bazıları; Sokrates (MÖ 469-399), Platon (MÖ 427-347), Farabi (870- 950), Baruch Spinoza (1632-1677) ve İmmanual Kant (1724-1804)’tır.

Sokrates

Sokrates’e göre bedenimizde herhangi bir değişiklik yapabilmemiz elimizde değildir. Fakat karakterimizi değiştirmek, geliştirmek ve daha iyi bir insan olmak elimizdedir. Ona göre ahlaki eylemin amacı mutluktur. Ahlaki eylemin kaynağı ise bilgidir. Bilgi bizi doğru eyleme, bilgisizlik ise yanlış eyleme yöneltir. Bilginin yolunu izleyen erdemli ve mutlu olur. Sokrates’e göre, Ahlaki eylemin kaynağı bilgi olduğundan, ahlaki kararlar bireyin duygularına ve isteklerine göre verilmez. Bunu için herkes için aynı olan, objektif değerler vardır. İnsan eylemlerini bu değerlere uydurmalı, nasıl davranacağına bu değerler ışığında, akıl yoluyla karar vermelidir.

Platon

Platon, ahlak görüşünü de varlık ve bilgi felsefesinde ortaya koyduğu düşüncelerle açıklar. İlgili bölümde belirttiğimiz gibi ona göre iki evren vardır. Bunlardan biri nesneler dünyası diğeri de idealar dünyası. Nesneler dünyası, içinde bulunduğumuz dünyadır. Bu dünyada her şey değişir, geçici ve görelidir. İdealar dünyası ise ezeli ve ebedidir. Hiç değişmeyen, mutlak olan varlıklardır. İdealar, görünmez ancak kavranabilir. İdealar dünyasında bir çok idea yer alır, bu ideaların en yücesi “iyi ideası”dır. İyi ideası “iyilik” dediğimiz şeyin özünü oluşturur. Bir eylemin iyi ya da kötü olduğuna, iyi ideasına uygun olup olmadığına bakılarak karar verebiliriz. Buna göre bir eylem, iyi ideasına uygunsa iyi, uygun değilse kötüdür. Platon’a göre, “Her insan idealar dünyasına yönelmeli ve eylemlerini iyi ideasına uydurmalıdır”.

Farabi

İnsan iyi eylemleri, yaşamı boyunca ve o davranışları içselleştirip alışkanlık haline dönüştürerek yapmalıdır. Farabi, ahlak öğretisini bilgi, zihin gücü ve alışkanlığa dayandırır. Ahlak yasasının temelinde akla dayanan rasyonel bilgi vardır. Farabi’ye göre en yüksek iyi mutluluktur. İnsana en yüksek mutluluğu veren bilgi de Tanrı bilgisidir. Çünkü ona göre, evrende tek gerçeklik Tarıdır ve evrenin temel yasaları Tanrının özünün yasalarıdır. Bu yasalara uygun davranmak iyi, davranmamak ise kötüdür. Ona göre bu bilgiye, zorunlu varlık olan Tanrı’dan taşarak ortaya çıkan, mümkün varlıkların en yetkini olan etkin akıl yoluyla ulaşılır. Farabi’ye göre ahlak, insanın izlemesi gereken ana kuralları ortaya koyabilir. Bunu gerçekleştirecek olan yetimiz akıldır. Aklımız bir eylemin iyi ya da kötü olduğuna karar verebilir. Ona göre iyi eylemler, akla dayanan seçimle yapılır ve bu da insanı mutluluğa götürür.

Spinoza

Hollandalı olan Spinoza panteist bir filozoftur. Panteizm, evren ile Tanrıyı bir ve aynı gören bir öğretidir. Ona göre, Tanrı evrenin yaratıcısı değil, töz ya da cevheridir. Spinozanın ahlak sistemi Tanrı temellidir. Ona göre Tanrı kesin olarak özgürdür. Onu hiçbir şey etkilemez. Oysa insan tutkular ve başka bir çok şeyin etkisi altındadır. Olumlu tutkular insanı başarıya, olumsuz tutkular ise başarısızlığa ve köleliğe götürür. Ahlaka düşen olumsuz ve yıkıcı tutkuları yenmektir. Bireyi olumsuz ve yıkıcı duygulardan kurtaran da bilgidir. Bilgi ile donanmış birey, kölelikten kurtulur, güçlü, özgür ve erdemli olur. Spinoza’da evrensel ahlak yasasını belirleyen en önemli öge, insanın, kendisinin de bir parçası olduğu doğa düzenini anlayarak ve bu bilgiye dayanarak ahlaki bir biçimde davranmasıdır.

Kant

Bilgi ve varlık konularındaki görüşleriyle tanınan Alman filozof Kant, ahlaki eylemin ne olduğu ve nasıl olması gerektiği sorunu üzerinde çalışmıştır. Kant’a göre, ahlaki eylemin amacı ne mutluluk ne erdem ne de doğaya uygun yaşamadır. Bu kavramlara dayanan ahlak yasası, kişiden kişiye değişecek ve herkes için aynı olmayacaktır. İşte kant, ahlak yasasını bu durumdan kurtarmaya, herkes için aynı olan bir şeyle temellendirmeye çalışmıştır. Ona göre bir eylem, çıkar ya da beklentiden değil, bir ödev duygusu ile yapılmış ise ahlaki bir eylem olabilir. Burada ödev dediği, her çeşit duygunun özellikle de çıkar duygusunun dışında, ahlak yasasına sadece yasaya saygı ya da uyma duygusuyla hareket etmektir. Örneğin, muhtaç olan birine, içimizdeki acıma hissinden ya da dini veya ahlaki bir çıkar duygusuyla yardım edersek ahlaki olmayabilir. Çünkü Kant bir koşula özellikle de çıkar ve beklenti koşuluna bağlanan buyruğu ahlaki saymaz. Ona göre, bir eylemin ahlaki değeri, sonucuyla değil eyleme karar verdiren ilkeyle ölçülür. Bu ahlak anlayışına görev ahlakı adı verilir. Kısaca Kant’a göre iyi niyete ve dayanan ve ödev duygusundan kaynaklanan her eylem sonucu ne olursa olsun ahlakidir. Kant şu görüşüyle ahlak yasasını evrenselleştirmeyi amaçlamıştır: “Öyle davran ki eylemine ölçü olarak aldığın ilke, tüm insanlar için geçerli, genel bir yasa haline gelsin” Kant burada, bir eylemin ahlaki olabilmesi için o eylemin gerisinde yatan ilkenin herkes için geçerli olan evrensel bir ilke olası gerektiğini savunur. Burada insan, kendisi dahil hiç kimseyi istisna görmemeli, herkese tarafsız gözle bakabilmelidir.

Ahlak Yasasının Evrensel Dinlere Göre Temellendirilmesi

Hemen her dinin ahlak yasası vardır. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi tek Tanrılı dinlerde ahlak yasasının kaynağı Tanrı’dır. Tanrı, İnancı belirlemekle kalmaz, ahlaki kuralları da belirler. O, insanların uymaları gereken ahlak yasalarını “vahiy” yoluyla bildirmiştir. Bazı şeyleri yap ya da bazı şeyleri yapma diye buyurur. Örneğin; insan öldürme, zina yapma, yalan söyleme, insanları sev vb. gibi buyruklar ahlaki buyruklardır. Tek Tanrılı dinlere göre insanı da yaratan Tanrı, en mükemmel varlık olduğu için en yüksek iyidir. Tanrının buyurduğu her şey iyidir. İnsanın yapması gereken şey Tanrının buyruklarını olduğu gibi uygulamaktır. İnsan ancak ahlaklı bir yaşam sürerse ölümden sonraki dünyaya kavuşabilir. Dinlerin ortaya koydukları ahlak, bireyin özgür iradesine dayalı değildir. Bu ahlak, Tanrısal yargılara dayanan normatif (kuralcı) ahlaktır. Tasavvuf Düşüncesinde evrensel Ahlak Yasasının Temellendirilmesi Tasavvuf anlayışına göre Tanrı “ezelden beri var olan” anlamında kadim, evren ise “sonradan meydana gelen” anlamında hadis’tir. Böylelikle her şeyin yaratıcısı Tanrı olduğundan varlığın bütünlüğünden söz edilmesi gerekir. Bu görüş sonucunda vahdeti vücut (varlığın birliği) düşüncesine ulaşılmıştır. Buna göre, evrendeki varlıkların her biri Tanrının görünümleri olduğundan insan onların bilgisine, dolayısıyla Tanrının bilgisine, ancak ve ancak kendi içine dönerek ulaşabilir. Kısaca tasavvuf, insanın sezgi ve aşk yoluyla Tanrıya ulaşabileceğini, onunla bütünleşebileceğini savunan bir öğretidir. Tasavvufta Tanrıya ulaşmanın yolu, akıl değil gönüldür. Tanrıya sevgiyle varılır. İslam dininde tasavvufun kaynağı, Kuranı kerim, peygamberin eylem ve sözleri ya da geniş kapsamıyla sünnettir. Tasavvuf anlayışına göre, Tanrı varlık alemini kendi özüne duyduğu aşktan dolayı oluşturmuştur. Tanrının, “Ben gizli bir hazineyim, istedim ki bilineyim”. Sözü, onun dünyada varlıklaşmasının nedeni kabul edilir. Tanrı’ya korkuyla ya da çıkar duygusuyla değil, sevgi, aşk ve coşkuyla ulaşılabileceği savunulur. Bu da ancak, nefse egemen olma, dünya zenginliklerinden uzak durma, Tanrıya yönelme ve tam bir inanç içinde Tanrıyla bütünleşme ile mümkün olur. Şimdi, Mevlana Celalettin Rumi (1207-1273), Yunus Emre (1240-1327) ve Hacı Bektaş Veli (1210-1270)gibi ünlü mutasavvıfların evrensel ahlak yasasını nasıl temellendirdiklerini görelim.

Mevlana

Mevlana Celalettin Rumi Farsça yazdığı, yaklaşık 26 bin beyitten oluşan “Mesnevi” adlı eseriyle Türk kültürüne önemli katkılarda bulunmuş mutasavvıflardan biridir. Mevlana öncelikle şu iki soruya yanıt aramıştır. Bunlardan biri, “Neden ve nasıl oluyor da bu evren vardır?” Diğeri “İnsanın bu evrendeki yeri ve diğeri nedir? Mevlana birinci soruyu vahdetivücut (varlığın birliği) anlayışı ile açıklamıştır. Ona göre gerçek ve mutlak varlık sadece Tanrıdır. Tanrı evrenin özü, öteki canlı ve cansız varlıklar da onun belirtileridir. Evren ise, Tanrının kudret ve büyüklüğünün belirdiği ve sadece onun için yaratılmış olan ve varlık sebebini kendinde değil Tanrıda bulan bir görüntüler sahasıdır. Başka bir anlatımla, evrenin varlık nedeni, Tanrının “gizli bir hazine” olmaktan çıkıp bilinmeyi istemesi, iyilik ve yüceliğini göstermeyi istemesidir. Bütün yaratılmışlar içinde öyle biri vardır ki o, kendisine ilahi ruh üflenmiş olan insandır. Yalnıızca insan, varlığın özünü, mutlak güzellik ve iyilik olan Tanrıyı sezebilir. Tanrı onu kendi mutlak kudretini bilecek ve sevecek ölçüde yaratmıştır. Ancak birtakım dünyevi zevkler bu sezgiye ulaşmayı engeller. Mevlana’ya göre, gelip geçici dünyevi zevkleri yenmenin ve Tanrıyla bütünleşmenin yolu “aşk”tır. Aşk yaratılmış olan her varlığın Tanrı adına sevilmesidir. O halde, evrensel ahlak yasasının temeli aşk yani sevgidir. Bu sevgi ve aşk, davranışlarında uyacağı ahlak yasasını gösterir. Örneğin; “Yaratılmış her varlığı sevmek iyi, sevmemek kötüdür.” bir ahlak yasasıdır.

Yunus Emre

Yunus Emre felsefesini Kuran’a dayandırır. Ona göre, gerçek varlık (Hakk) Tanrıdır. Evren ise bir görüntüler alanı, bir hayaldir. Doğru bilgi (hakikat) Tanrı’yı tanımaktır. Tanrıyı tanımanın tek yolu ise sevgidir, aşktır. Yüce değer, Tanrıya yönelmektir. Yunus’a göre de bu dünyadaki her şey Tanrının kendisindeki sevgi yüzünden varlığa getirilmiştir. Yani her şey, Tanrıdan dolayı var olmuş, Tanrıdan dolayı güzel, uyumlu ve düzenlidir. Ona göre gerçek bilgi Tanrıyı bilmektir. Tanrıyı bilmenin ve tanımanın yolu aşktır, sevgidir. Yunus Emre’ye göre insan, beden ve ruhtan meydana gelmiştir. İnsanı insan yapan “öz” onun ruhudur. Ruh, yüce değerlerin ve asıl varlığın çıkmış olduğu köktür. Ruhun özü ise gönüldür. Gönül’ün özü ise sevgidir. Gönül, Tanrı’nın evidir. O halde insanları insan yapan şey, gönül sahibi olmalarıdır. Tanrıyı ve birbirlerini sevmekte birleşmeleridir. Ona göre, Tanrının yarattıklarını sevmeyen, onların haklarına saygı göstermeyen Tanrı’ya ulaşamaz. Gerçek ve yüce değer iyilik yapmaktır. Anlaşılacağı üzere Yunus Emre’nin ahlak yasası anlayışı tıpkı Mevlana da olduğu gibi:”Yaratılmış her varlığı sevmek iyi, sevmemek kötüdür”. “Yüce değer iyilik yapmaktır.”

Hacı Bektaş Veli

Hacı Bektaş’ın temel felsefi görüşü vahdetivücuttur. Var olan her şey Tanrıdan çıkmıştır. Bu yaradılış Tanrının sevgisinin sonucudur. Hacı Bektaş’a göre insan, varlığın birliğine ya da Tanrıya üç aşamadan geçerek ulaşabilir. Birinci aşamada, insan tüm varlıkları, gördüğü her şeyi, Tanrı ile açıklar. İkinci aşamada insan, çevresinde gördüğü değişik nesnelerin aynı kökten geldiğini düşünür ancak bu aşamada maddesel evrenle, manevi olan evren ayrımı devam etmektedir. Üçüncü aşamada insan, varlığın birliği anlayışına ulaşır, sonunda kendisinin de Tanrının bir görünüşü olduğunu anlar. Böylelikle, evreni tanır, nefsini arındırır ve Tanrıya ulaşır. Bu aşamalardan geçen insan kamil (olgun) insandır. Kamil insan, Hakk (yaratan) ile halkı (yaratılanı) bir ve aynı şeyler olarak görür. Hacı Bektaş Veli bu birliğe, “Aynü’l cem” (yaratanla yaratılanın aynı görme) adını verir. Hacı Bektaş Veli, ahlak yasasını, Tanrı ve insan sevgisiyle temellendirir. O, bu çerçevede insanların eşitliğini ve kardeşliğini savunur, iyilik, sevgi, çalışkanlık ve dürüstlüğü ahlaki değer olarak benimsemiştir.

ÖZET

Ahlak Felsefesinin Konusu: İnsanlar toplum halinde yaşamaya başladıkları andan itibaren, birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen kurallar da oluşturmaya başlamışlardır. Bu kurallar zamanla bir ahlak sistemini meydana getirdi. Ahlak, insan eylemlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen kurallar sistemidir. Felsefenin ahlakı konu alması ve onu incelemesi sonucu, ahlak felsefesi denilen bir disiplin ortaya çıkmıştır. Ahlak felsefesi ahlakı genel olarak ele alır. Ahlakın özünü ve temellerini araştırır. İnsan için hangi eylemlerin iyi,hangi eylemlerin kötü olduğunu göstermeye çalışır. Ahlaki eylemle ahlaki olmayan eylem arasındaki ayrımı vermeye çalışır. İnsan özgürlüğünü sorgular, yaşamın temel amacının ne olduğunu araştırır. Kısaca, ahlak felsefesi, insan eylemleri üzerine düşünmek ve düşünce üretmektir. Temel Kavramları: Her bilgi dalı gibi ahlak felsefesinin de üzerinde durduğu birtakı m temel kavramları vardır. Bunlar; iyi-kötü, özgürlük, erdem, sorumluluk, vicdan, ahlak yasası, ahlaki karar ve ahlaki eylemdir. Temel Soruları: Felsefe, bir tanımlamaya göre soru sormaktır. Onun alt dalı olan ahlak felsefesi de birtakım sorulara ortaya koymuş ve onlara yanıtlar aramıştır.

Bu soruları n bazıları şunlardır:

“İyi ile kötünün ölçütü nedir?”,

“İnsan ahlaki eylemde bulunurken gerçekten özgür müdür?”,

“İnsan ahlaki eyleminin bir amacı var mıdır?”,

“Kişi vicdanı karşısında evrensel ahlak yasası var mıdır?

Ahlak felsefesinin en temel problemi kişi vicdanı karşısında evrensel bir ahlak yasasının olup olmadığıdır. Bu soruya verilen yanıtları iki başlık altında toplayabiliriz. Bunlar, kişi vicdanı karşısında evrensel ahlak yasasının varlığını reddedenler ve kabul edenler. Evrensel ahlak yasasını reddedenler sırasıyla şunlardır: Hazcılık, faydacılık, bencilik, anarşizm, bireysel görüş olarak da Nietzsche ve Sartre’dir. Hazcılığa göre, insan acıdan kaçar hazza yönelir. Mutluluk hazla mümkündür. Haz da öznel olduğu, kişiden kişiye değiştiği için evrensel bir ahlak yasasından bahsetmek mümkün değildir.

Faydacılığa göre, herhangi bir eylemin iyi ve doğru olduğunu belirten ölçüt, o eylemin sonucunda kişiye sağladığı faydadır. Yalnız buradaki fayda en çok sayıda insana en yüksek fayda sağlayan şeydir. Herkese aynı anda fayda sağlayan şey olamayacağı için evrensel ahlak yasası yoktur.

Bencilik anlayışına göre; bencilik insanın doğasında vardır. İnsanın tüm eylemlerine yön veren ilke benciliktir. Bencilik anlayışına göre, her şeyden önce gelen ve en değerli olan, insanın kendi başarısı ve mutluluğu olduğu için evrensel ahlak yasasından söz edilemez.

Anarşizm anlayışına göre, bireyin haklarını ve özgürlüğünü sınırlayan ve denetim altına alan kötüdür ve ortadan kaldırılmalıdır. Yasalar ve devlet, bireyin mutluluğunu engelleyen kurumlardır. Bu anlamıyla hem devlete hem de ahlaki değerlere karşı çıkar, gereksiz olduğunu savunur. Ünlü alman filozofu Nietzsche de Hristiyan ahlakına karşı çıkmış, bu ahlakın, zayıfı koruyarak insanı güçsüzleştirdiğini, yaratıcılıktan uzaklaştırdığını, aldatmaca ve sahtekarlıktan başka bir şey olmadığını savunmuştur. Hristiyan ahlakının tümünü reddederek evrensel ahlak yasasını reddetmiştir. Varoluşçuluğun kurucusu olan Sartre da evrensel evrensel ahlak yasasının reddeden bir filozoftur. Ona göre insanın dışında tüm varlıklar, belli bir amaç için yaratılmıştır. İnsan kalem, defter, taş, toprak, ağaç gibi basit ve bilinçsiz bir varlık değildir. O bilinçlidir ve sonsuz değişme ve gelişme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle insan, ne olmak istiyorsa o olmak, ve böylece kendisini yaratmak özgürlüğüne sahiptir.

Evrensel ahlak yasasını kabul edenler kendi içinde iki gruba ayrılır, birincisine göre ahlak yasasını öznel özellikler belirler, ikincisine göre ise, ahlak yasası, insandan bağımsız, tamamen nesnel özellikler tarafından belirlenir. Evrensel ahlak yasasını öznel özelliklerin belirlediğini savunan filozoflara göre, insanın ahlaki eylemlerine yol gösteren bir yasa vardır, ancak bu yasa insanın dışında, Tanrı gibi doğa üstü bir güçten kaynaklanmaz. Bu yasa insanın doğasıyla ve koşullarıyla belirlenir. Evren ahlak yasasını objektif özelliklerin belirlediğini savunan filozoflara göre ise, evrensel ahlak yasasının kaynağı insanın dışındadır ve kendisini insanlara zorla kabul ettirir. Bu görüşü savunan filozoflar; Sokrates, Platon, Farabi, Spinoza ve Kant’tır.Sokrates ahlaki değerlerin ve doğruların insanın ruhunda doğuştan var olduğunu savunur. Filozofun görevi bu doğruların ortaya çıkmasına yardım etmektir. Erdemin kaynağında bilgi vardır.

Ahlak yasasının evrensel dinlere göre temellendirilmesi şu sekildedir. İslamiyet, Hristiyanlık, Yahudilik gibi evrensel dinler de tüm insanlar için geçerli olan evrensel bir ahlak yasasının varlığını kabul ederler. Bu dinlere göre, ahlak yasasının temelinde Tanrı vardır. Tanrı, insanların toplumsal yaşam içinde uymaları gereken ahlaki kuralları da belirlemiştir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>